top of page
1.jpeg
2.jpg
3.jpg
4_edited.jpg

Mehmet Kapçak’ın Resimleri
Dağların Asi Ruhu ve Gecenin Umut Işıkları

 

Mehmet Kapçak’ın resimlerinin dünyasına adım atınca, insan kendini hem masalın hem de dağın taşın içinden geçmiş kadim bir sesin kucağında buluyor. Keçi burada yalnızca bir hayvan değil; sanatçının çocukluğundan çıkıp büyüyünce yanına aldığı, kendi ruhunun sesi olmuş bir anlatıcı… Bir bilge yol arkadaşı… Pan’ın gülüşünü taşıyan, özgürlüğün kırılmaz kemiği…

Çocukluğundayken içi içe yaşadığı siyah keçiler, sanatçının anlatımıyla sanki metafora uğramış, rengarenk olmuş. Kendi ruhunun gücüyle dışa vurumcu sanatın en güzel örnekleri ve sesi olmuş.

 Siyah keçiler, onun çocuklukta gördüğü hâlleriyle değil; ruhunun gücü, yılların biriktirdiği deneyim, özlem ve özgürlük isteğiyle yeniden boyanmış hâlleriyle karşımıza çıkıyor. Sanki o keçiler, tıpkı dedelerinin yolculuklarında bir eşyadan, bir taş parçasından, bir kumaştan bir felsefe çıkarmaları gibi, sanatçının elinde bir metafora dönüşmüş:

O keçiler sıradan bir keçi değil artık; özgürlüğün, direnmenin, hayatta kalmanın ve içsel renklerin bir simgesi.

 Sanatçı burada dünyayı olduğu gibi değil, kendi içinde yankılandığı gibi çiziyor. Çocukluğun karanlık siyahı, yetişkinliğin içsel ışığıyla birlikte gökkuşağına dönüşüyor. Bu da resimlerin neden bu kadar özgür, neden bu kadar duygusal olduğunu açıklıyor: Çünkü keçi hem onun geçmişi hem bugünü hem gerçeği hem simgesi.

Yani aslında bu cümle şunu söylüyor:
Sanatçı kendi yaşamını, kendi yarasını, kendi sesini renklere dönüştürmüş—Resimler, boyanmış keçiler değil; bir ruhun yıllarca içte biriktirdiği ışığın dışarı sızmış hâli.

 Kırmızıyla morun birbirine çarptığı ilk tabloda, keçi yüzü bir harita gibi yayılıyor önümüze. Sanki dünyanın bütün kıtaları, bütün yolları onun alnında birleşmiş. O göz… O gözde bir bilgelik, bir şaşkınlık ve aynı zamanda bir çocukluk neşesi var. Sanatçının “özgürlük” dediği şey tam da burada: Bir yüzün içine koca bir dünya sığdırmak. Babaannenin sözleri fısıldıyor sanki: “Keçi doğanın matematiğini bilir, zamanı ayarlar, mesafeyi tartar…” Evet, burada da keçi zamanın efendisi gibi duruyor; nereye basacağını çoktan hesaplamış, nereye gideceğini çoktan hesaplamış.

İkinci tabloda kalabalık bir sürü var; ama hiçbiri birbirinin aynısı değil. Hepsinde başka bir desen, başka bir renk, başka bir ruh… Her biri ayrı bir öykünün karakteri gibi. Kimi daha ürkek, kimi meydan okuyucu, kimi sakince bakıyor dünyaya. Bu sürü yürüyen bir orman sanki. Dağın doruğunda beliren o küçük oğlaklar, sanatçının çocukluğunun yankısı gibi: Bir zamanlar onların arasında koşan küçük bir beden, şimdi yetişkinliğinde hepsinin yüzüne kendi izlerini, kendi hafızasını işliyor. Özgürlüğün toplu koşusunu gösteriyor: Ne bir çoban var, ne de bir sınır.

Üçüncü tabloda iki keçi arasında bir konuşma var, hiçbir kelime kullanılmadan. Küçük olan başını kaldırmış, büyük olana bakıyor; sanki bir sır soruyor ya da bir öğüt bekliyor. Büyüğün yüzü koca bir dağ gibi, kanat gibi renklerle kaplı. Onun yüzünde Pan’ın gülüşü var işte: Hem bilge hem muzır hem kadim hem de yepyeni… Bu iki figür babaannemin “keçi doğanın en zeki hayvanıdır” sözünü taşıyor üzerlerinde. Küçük olan öğreniyor, büyük olan öğretmiyor ama gösteriyor… Tıpkı doğanın yaptığı gibi sözsüz ama eksiksiz.


Son tabloda ise sürü sanki bir rüzgâra kapılmış, akıyor… Kenarlarından renklerin döküldüğü bir dünya var; keçiler bu dünyanın içinde kaybolmadan ama asla sabit durmadan ilerliyorlar. Her bir çizgi özgürlüğün izi gibi. Sanatçı keçiyi bir simge olarak seçmiş ama onu gerçek bir keçi kalıbında bırakmamış; çizgiyi uzatmış, boynuzu eğmiş, gövdeyi renkle karıştırmış… Çünkü keçi artık yalnızca dağın hayvanı değil; insan ruhunun dayanıklılığı, zekâsı ve direnci olmuş. Doğaya bakan dikkati göz olmuş. Ben her şeyi görüyorum der gibi.

Bu dört resim yan yana geldiğinde, bir romanın dört bölümü gibi akıyor:
Çocukluğun kırmızı ateşi, gençliğin kalabalığı, olgunlukta bilgelik arayışı, sonunda ise özgürlüğün kendisi…

Ve tüm bu hikâyeyi taşıyan tek bir figür: Keçi: Doğayı bilen, rüzgârı okuyan, dağın matematiğini çözen, Pan’ın gülüşünü taşıyan…

Sanatçının kendi hayatının dağlarına çıkardığı bir rehber…Babaannesinden kalan bir bilgelik sesi… Ve resimlerin içindeki durdurulamaz özgürlük…

Sanatçının keçi figürünün yanına palamutları ve ateşböceklerini yerleştirmesi, resimleri bambaşka bir boyuta taşıyor. Sanki keçinin doğayla olan eski, ilksel sözleşmesini bize hatırlatıyor: Toprakla kurduğu bağı, karanlıkta bile yol bulan zekâsını, ışığı içinde taşıyan varlığını…

Bu tabloda iki keçi, sanki ateşin kıyısında durmuş da birbirlerine bir hikâye anlatıyorlar. Gözlerinde hem bilgelik hem de masalsı bir şaşkınlık var; tıpkı çocuklukta dinlenen efsanelerin kokusu gibi. Ama etraflarında uçuşan o küçük sarı kırmızı ışıklar ateşböcekleri—tablonun ruhunu birdenbire başka bir zamana çekiyor:
Geceye.
Karanlığın içinden doğan o minik ışıklar, keçinin içsel özgürlüğünü tamamlıyor. Çünkü ateşböceği kendi ışığını kendi taşıyan bir yolcudur; tıpkı keçi gibi kimseye ihtiyaç duymadan yürür, kimseyi beklemez. Karanlık onun için korku değil, yolculuğun başlangıcıdır.

Sanatçı keçiyi hep özgürlüğün sembolü yapmıştı; şimdi onun yanına ateşböceğini, uğur böceklerini ekleyerek bu özgürlük hâline “kendi ışığıyla yol bulan ruh” anlamını ve şansı da katmış.

Tablonun çevresine dizilmiş bu küçük, kahverengi meşe tohumları, doğanın sürekliliğini fısıldıyor. Palamut, meşe ağacının kalbidir, dayanıklılığın ve güçlenmenin başlangıcıdır. Minicik bir tohumken içinde koskoca bir ormanın kaderini taşır.

Çocukluğunda dağlarda keçilerle yaşayan biri için palamut, hayvanların beslendiği, toprağın kokusuna karışmış, doğayı sürdüren gizli bir hazinedir. Keçinin zekâsı, ateşböceğinin ışığı ve uğur. Böceğinin şans getiren gücü, palamuttun direnci—üçü- dördü bir araya gelince resimde doğanın bütün döngüsü görünür oluyor: Keçinin beslendiği mazı da doğasına güç katıyor.
 

  • Keçi: Zekâ, içgüdü, özgürlük.

  • Ateşböceği: Yol gösteren iç ışık, umut, geceyi delen yaşam enerjisi.

  • Uç uç böceği şans bereket.

  • Palamut: Köklülük, tohum, yeniden doğuş ve doğanın sonsuzluğu.


“Ben özgürlüğümü dağlardan aldım, ışığımı içimden…    
Kökümü de toprağın en sessiz yerinde sakladım.    
Her şey küçücük bir palamutta başlar: bir yolculuk, bir hayat, bir orman…       
Ve o yolculuğun karanlık gecelerinde bir ateşböceği kadar ışığım var benim. Uçuç böceğinde her zaman şanslı olduğumu öğretir.

Sanatçının dünyasında keçi sadece bir hayvan değil; yanında ateşböceği ve uç uç böceği ile   umut, palamutlarla yaşamın sürekliliği birleşince, resimler bir varoluş masalına dönüşüyor.

 

1. Keçi ve Özgürlük Resimleri İçin


“Dağların yalnız bilgesidir keçi; adımlarında isyan, bakışında özgürlük taşır.
Sanatçı, kendi ruhunu bu hayvanın sessiz meydan okumasına emanet etmiş.
Her çizgide zincirsiz bir yaşamın nefesi duyulur.”

 

2. Palamutlu ve Ateş ve uç uç Böcekli Resimler İçin
 

“Palamut, toprağın ağır bilgeliğini taşırken ateş böcekleri gecenin karanlığını delip geçen umut ışıklarıdır. Uç böcekleri her zaman şanssın temsilcisidir.    
Sanatçı, doğanın sessiz mucizelerini bir araya getirip insanın içindeki çocukluğa sesleniyor.
Işık ve toprak burada aynı hikâyenin iki nefesi gibi.

 

 

Gülseren Sönmez
zorbatv.com
19 Aralık 2025

© 2023-2026 by Mehmet Kapçak - Her hakkı saklıdır.

www.mehmetkapcak.net                 sanat

 

bottom of page